Size bizim köyün yakınlarında bulunan ırmağın ortasındaki kara kayadan bahsetmiştim. Nereden yuvarlanmışsa yuvarlanmış, ırmağın ortasında duruyor. Sular onu yuvarlamak için geliyor. Ona çarpıyor, ancak onu yerinden oynatamıyor. Suyun kendisi yarılıp sağından, solundan gidiyor.
   İşte su o kayayı nasıl yuvarlayamıyorsa bizi de fitne selleri, yoldan çıkarma selleri çarpsın ama yuvarlamasın, yanımızdan geçip gitsin. Böyle olursak bu işi başarırız. Yoksa kendimiz gideriz.

   Sohbet dersimizin ayeti kerimelerine başlayalım:
   Kuran'ı Kerim'in ayetlerini daima güzelce okumaya, anlamaya ve onlarla amel etmeye çalışalım. Şimdi hepimiz kâinatı yoktan var eden Allah-u Teala Hazretlerinin kelimelerini okuyoruz, dinliyoruz gibi niyet edelim:

  ''Bütün hamdler o Allah'a mahsustur ki, göklerde ve yerlerde ne varsa hep ona aittir. Ahirette de hamd O'na dır.O Mevla Hakim ve Habirdir.''

  1-Ayeti celilenin başında bulunan (elif lam) Harf-i tarif, ya ahdi harici (başında bulunduğu kelimenin fertlerinden daha önce belli olan ve bilinen bir bölüme delalet etmektedir) içindir. Buna göre mana:''Kamil hamd yani Allah-u Teala'nın kendine yaptığı hamd veya Peygamberlerin hamdi veya kâmil evliyanın hamdi'' demektir.
   2-Yahut istiğrak ve umum (başında bulunduğu kelimenin bütün fertlerini içine almaktadır) içindir. Buna göre mana:''Bütün hamdler'' demektir.
   3-Yahutta cins içindir (başında bulunduğu kelimenin fertlerini kasdetmeden genel bir manaya delalet eder).Buna göre mana:''Hamdin cinsi ve hakikati'' demektir ki zahir ehline göre bu mana daha uygun ve daha mübalağalıdır. Çünkü hamdin hakikati Allah'a mahsus kılındığına göre bütün fertleri zaten buraya girer.

   Hamd neye derler? Bir insan bir insana iyilik edince:''Teşekkür ederiz'' diyorsunuz ya işte hamd, 'teşekkür' demektir.Yani hamd ile teşekkür birdir.Ancak aralarında ufak bir fark vardır ki hamd, hem nimete hem de belaya karşı yapılır.Şükür ise yalnızca nimete karşı yapılır.Mesela hasta iken:''Nasılsın'' diye sorulduğunda::''Elhamdülillah'' denir ama çok şükür hasta oldum denilmez.

   Teşekkür kime ediyorsunuz? İyilik edene. Ham kime ediyorsunuz? Onu da iyilik edene...

   Mustafa İsmet Garibullah büyük şeyh efendi (kuddisesirrahu) hazretleri buyuruyor ki:
   Sana verse birisi bir fulusi (sana birisi para verse)
   Yahut bir ev verip kılsan culusi (yahut bir ev versede, o evde otursan)
   Veren Allah'tır anla bu hususi (bunu anla ki aslında veren Allah'dır)
   Anı etmiş vekil anla nususi (o kişiyi vekil etmiştir, dilil anla)
   Hakikat anla gel gidelim
   Cemali ba kemali seyredelim

   Akaidde bir ibare vardır (Vallahü halıkun li efalil ibad)
   ''Allah, kulların fiillerini yaratıcıdır''

   Gülmeni O yaratıyor, üzülmeni O yaratıyor, ağlamanı O yaratıyor, namaz kılmanı O yaratıyor. Öyleyse madem her şeyi O yaratıyor, asıl hamd O mevla'ya dır.

   Fakat orada vasıta olana da teşekkür ediyoruz. Böylece ''hamd'' in manasını iyice anlamış olduk. Kuran'ı Kerim'de hamde dair birçok ayet vardır. Bir tanede hadisi şerif okuyalım:
   ''Subhanallah (demek) mizanı doldurur, Subhanallah ve Elhamdülillah (demek) yerle gök arasını doldurur-yahut doldururlar.''

   Subhanallah demek: Cenab-ı Hak bütün noksanlıklardan, çirkinliklerden, zevalden ve şerlerden paktır demektir. Bu kelime Mevla'yı bütün lekelerden pak ediyor.
   Elhamdülillah demek de: Ne kadar güzellikle, kemaller, hayırlar, cemaller varsa hepsi Allah-u Teala'ya mahsustur demek oluyor. İşte bundan dolayıdır ki ''Subhanallah'' ve ''Elhamdülillah'' kelimeleri gökle yer arasını dolduruyor.

   Yarın ahirette her insanın sevapları günahları tartılacak. En zor zamandır o zaman, çünkü sonu ya cennet ya cehennemdir. Mesela amelleri tartılan bir adamın diyelim yüz sevabı var, yüzde günahı. Allah-u Teala buyuracak: Bir sevap daha getirirsen seni cennete koyarım.'' O kişi:''Ya Rabbi! Nereden bulayım.'' diyecek.
   Mevla Teala:''Git akrabayı taallukatından iste.'' buyuracak. O da evvela anasına gidecek:''Ana bana bir sevap ver.'' Anası:''Oğlum bana kim verecek.'' Babasına gidecek, kardeşine gidecek, hangisine gitse hepsinden aynı cevabı alacak. Boynu bükük bir şekilde Mevla'nın huzuruna gelecek:''Ya Rabbi, onlarda muhtaç'' diyecek.
   O zaman Cenab-ı Hak:''Benim yolumda hiç arkadaşın yok mu? Git ondan iste.'' buyuracak. Bu kişide hemen Allah yolunda sevdiği bir arkadaşına gidecek, ondan bir sevap talep edecek : ''Bir sevaba ihtiyacım var, yoksa Rabbim beni cehennem koyacak bana sevaplarından verir misin?'' Arkadaşı da ona: ''Bende senin durumundayım. İkimizde cehenneme gitmektense bari senin sevabını tamamlayayım da sen cennete git.'' diyecek.
   Bakın dikkat edin, anası mı daha hayırlı yoksa Allah yolundaki arkadaşı mı? O kişi gelecek Cenab-ı Hakk'a: ''Ya Rabbi, buldum'' diyecek. Arkadaşımda benim durumumdaydı. Bari ikimizde cehenneme gideceğimize sen cennete git dedi ve bana bir sevap verdi.
   O zaman Mevla Teala buyuracak ki: ''O fakir olduğu halde benim hatırımı saydığı için sana verdi de ben bu kadar zenginlikle nasıl vermeyeyim? Her ikinizde cennetime girin.''

   Ben bunu niçin anlattım size?
   Subhanallah niçin demiyorsunuz? Bakın ''Subhanallah'' bir kere söylemekle mizanı dolduruyor. Onun için ey müslüman kardeşlerim, daha ne kadar gaflete devam edeceğiz, daha ne kadar lüzumsuz konuşacağız? Konuşmak hayır için olmalıdır. Allah bizi hayırla uyandırsın. Ya Rabbi! Sen bizi kendine layık kul eyle. Amin!...

   Sure-i Fatır'da bir ayeti kerime vardır:
   ''Ey insanlar! Sizler Allah-u Teala'ya muhtaç fakirlersiniz. Allah-u Teala ise O ganidir (ziyade zengindir).Hamiddir (ziyade hamde layık olandır).'' (Fatır 15)

   Gökler yerler hep onun olduğu halde başkalarına minnet ederiz. Ya Rabbi! Bize hakikati duyurt. Ey insan! O zengin olan Mevla'nın kapısından ayrılma. O, dünya zenginlerine benzemez. Dünya zenginlerini boş verin, onlar kendilerini kurtarmaktan aciz. Süz işi gören zengine, Allah'a bakın...

   Sağlam olduğumuz zaman Allah (Celle celaluhu) ya hamd ediyoruz. Hasta olduğumuz zamanda şikayet etmememiz lazımdır. Mesela Kehf suresinde Musa (Aleyhisselam) ile Hızır (Aleyhisselam)'ın karşılaşmalarını ve arkadaşlıklarını anlatan kıssada Hızır (Aleyhisselam) ın geminin tahtasını koparmasını düşünün. Bir tahtanın koparılmasıyla koca gemi kurtuldu. Ne acaip değil mi? Hızır (Aleyhisselam) çocuğu öldürmüştü. Fakat bu, çocuğun anne ve babasının hayrına olmuştu. Perdenin bir tarafını görüyoruz, diğer tarafını hiç düşünmüyoruz.

   Görünüşte bela ve musibet olan şeylerin altında, sabredilirse cennet vardır. Bilsek sevineceğiz. Bu sıkıntılara katlanmaktan dolayı Cenab-ı Hak insanlara çok büyük mükâfatlar verecek. Ama insan bilmiyor. Ahirette sevapları görünce: ''Keşke daha fazla hasta olsaydı mı daha çok bela ve musibetlere maruz kalsaydım'' denecek.
   Şimdi hem nimete karşı hemde belaya karşı hamd caizdir. Niçin? Çünkü kıssada görüldüğü gibi belada nimettir. O halde çok akıllı olalım. Rabbimize gereği gibi hamd edelim.

   Ayeti kerimemizde:''Ahirette hamd ona mahsustur'' buyuruluyor. Çünkü nasıl ki dünya da sayılmaz, tükenmez nimetleri veren O'dur, ahirette dahi bütün nimetler O'nun tarafından verilecektir. Bütün iyilikleri O yapacaktır. Öyle olunca dünyada olduğu gibi ahirette de hamdler O'na mahsustur.

   İşte o Rabbul- Âlemin, Hakim'dir. Her ne yaparsa yerindedir. Kullarına analarından da, babalarından da çok acır. O'nun yaptığı herşey doğrudur. O'nun hakim oluşunu anlatan ayetler çoktur. Bir iki tanesini okuyalım:
   ''Görmedin mi ki Allah, gökten bir su indirmiş, onu yeryüzündeki gözelere girdirmiş, sonra onunla renkleri muhtelif ekinleri çıkarıyor sonra kuruyor da artık onu sararmış görüyorsun, sonrada onu kupkuru bir kırıntı yapıveriyor. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için bir tenbih vardır.'' (Zümer 21)

   Allah'u Teala hazretleri yağmuru tane tane indiriyor. Çeşmeden akar gibi yağsaydı bütün meyve sebzeler zarar görür, toprakları da süpürüp götürürdü.
   Yağan yağmurların bir kısmı yeryüzünde akarlar. Bir kısmı da toprak içine nüfuz ederler. Sonra birbirleriyle birleşerek toprak altında akarlar. Bunlardan bir kısmı kendilerine yol bularak toprak üstüne çıkar, pınarları, dereleri ve büyük ırmakları meydana getirirler. Bir kısmı da yerin altında kalarak kuyuları, sarnıçları meydana getirirler.
   Bakın! Allah-u Teala suyu gökten yağdırdı. Onu menbalara nüfuz ettirdi. Oralardanda sizlere geliyor, çeşmelerinizden akıyor, içiyor ve kullanıyorsunuz.

   Hakim'i anladınız mı şimdi. Sonra toprağın emdiği suyla da çeşitli sebzeler, meyveler, otlar bitiyor. Hepsi aynı suyu alıyor fakat renkleri muhtelif. Dometesin başka, biberin başka, patlıcanın başka, havucun başka, armudun başka, üzümün başka... Sayamayız ki. Şekilleri, tadları farklı. Hakim iyice anlaşılıyor değil mi?

   Bir ayette Sure-i Rad'dan okuyalım:
   ''Ve yeryüzünde birbirlerine yakın kıtalar vardır. Ve üzüm bağları vardır ve ekinler ve asılları muhtelif ve gayri muhtelif (salkımlı salkımsız) hurmalıklar vardır ki hepside bir su ile sulanır. Ve bazısını bazısı üzerine yenmesi hususunda üstün kılıyoruz. Muhakkak ki bunda akilâne düşünen bir kavim için deliller vardır.''(ayet 4)

   Peki, bu tadlar nereden çıktı. Ayrı ayrı tadlar, renkler nereden çıktı, şekiller nereden çıktı, kokular nereden çıktı, büyüklük küçüklük nereden çıktı. Bunları iyi düşünmek lazımdır. Melesa elimize bir salkım üzüm alıyoruz. Bunun nereden nasıl geldiğini düşünmemiz lazım. Ağzın aldığı tad düşünülüyor ama bu tadı yaşatan kim? O hiç düşünülmüyor? O en arkada. O en arkada olursa sende en arkada olursun.

HAMD VE HAKİM NE DEMEKTİR?

   
   
DEVAMI:
Cilt:1                           Sohbet: 21                           SEBE 1-6
   
   
   
SOHBETLER
Mahmud Efendi Hazretleri'nin sohbetleri