Anma, anımsama, ezberleme, hatırlama. Söylenmesi tavsiye edilen hamd, sena ve dua için kullanılan sözler. Bazı alimler zikri, insana sevap kazandıran her türlü hareket olarak tarif etmişlerdir.
Zikir, daha çok tasavvufi anlamda kullanılır. Tasavvufta da, Allah’ın yüceliğini dile getirmek ve manevî yetkinliğe ulaşmak amacıyla belli bir söz ya da cümleyi yinelemektir. Yüce Allah’ın bilinen güzel isimleri ve tevhid kelimesi (Lâ ilâhe illallah) ile yapılır.
Zikir, “zekere” fiilinin masdarıdır. Aslı “zikr”dir. Türkçe’de zikir diye kullanılır. Zükr kelimesi ile aynı anlamdadır. Çoğulu ezkâr ve zükûr olarak gelir. Zikrâ kelimesi de, zikr’in mübalağası olup çok zikretmek demektir.
Zikir, aynı kökten gelen kelimelerle birlikte, Kur’ân’da üç yüz’e yakın yerde geçmektedir.
Yüce Allah Kur’ân’ın çeşitli âyetlerinde Allah’ı zikretmeyi emretmiştir. Bu âyetlerden birinin meâli şöyledir: “Öyle ise beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin” (el-Bakara, 2/152).
Yüce Allah bu âyette zikir ile şükrü bir arada anmıştır. Zikir de şükür gibi üç çeşittir. Bunlar, dil, kalb ve beden ile yapılan zikirlerdir. Dil ile zikir, Yüce Allah’ı güzel isimleri ile anmak, O’na hamdetmek, tesbihte bulunmak, Kur’ân’ı okumak ve dua etmektir. Bu çeşit zikri dile getiren birçok âyet vardır. Bu âyetlerden bazılarının meâli şöyledir:
“İşte bu (Kur’ân) da, bizim indirdiğimiz bir zilkirdir (öğültür). Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?” (el-Enbiyâ, 21/50).
Kalb ile zikir de, Yüce Allah’ı gönülden anmaktır. Bu bir nevi tefekkürdür. (bk. “Tefekkür mad.”)
Beden ile zikir ise, vücudun bütün organlarının Allah’ın emirlerini yerine getirmeleri ve yasaklarından sakınmaları ile olur. Bu da kişinin kendi vücudunun organlarını Allah’ın yolunda bulundurması ile mümkündür (el-İsfahânî, el-Müfredât, İstanbul,1986 259 vd.; Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1971, 659).
Yukarıda meâli sunulan âyette geçen, “Siz beni anın ki ben de sizi anayım” ifadesi, alimler tarafından çeşitli manalar için yorumlanmıştır. Bu yorumların şöyle özetlenmesi mümkündür:
“Siz beni ibâdet ve itâatla zikredin ki, ben de sizi rahmetimle zikredeyim. Beni dua ederek zikredin, ben de sizin dualarınızı kabul edeyim. Benim verdiğim nimetleri hamd ve senâ ile zikredin, ben de size nimetlerimi artırayım. Siz beni dünyada zikredin, ben de sizi ahirette zikredeyim… Beni, varlık ve refah içinde olduğunuzda zikredin ki, ben de sizi belâ, musibet ve sıkıntılarınız zamanında zikredeyim… Beni, benim yolumda cihâd ederek zikredin ki, ben de sizi hidâyetimle zikredeyim. Beni sıdk, samimiyet ve ihlas ile zikredin, ben de sizi sıkıntılardan kurtarmak ve bilgi ile ihtisasınızı artırmakla zikredeyim. Beni Rabbiniz olarak bilip kulluğunuzla zikredin ki, ben de sizi sevdiğim kullarımdan kabul edip sonunda bağışlamakla zikredeyim” (er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, Mısır 1937, IV,143 vd).
Zikrin önemini bildiren ve zikir hakkında emir ve tavsiyelerde bulunan diğer bazı âyetlerin meâli şöyledir:
“Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler (anarlar). Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: “Rabb’imiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından koru!…” (Alu İmrân, 3/191).
“Onlar ki, inanmışlardır ve kalbleri Allah’ı zikretmekle (anmakla) yatışır. İyi bilin ki ancak Allah’ı zikretmek (anmak)la kalbler yatışır” (er-Ra’d, 13/28).
Âllah’ın emrine uyan müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, tâata devam eden erkekler ve taata devam eden kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevâzi erkekler ve mütevâzi kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar; işte Allah, bunlar için bir mağrifet ve büyük mükâfat hazırlamıştır” (el-Ahzâb, 33/35).
“Ey inananlar, Allah’ı çokça zikredin ve O’nu sabah akşam tesbih edin” (el-Ahzâb, 33/41, 42).
Meâlleri verilen âyetlerde görüldüğü gibi, Yüce Allah zikir ehli olan kadın ve erkekleri, müslüman, mü’min, tâat ehli, doğru, sabırlı, oruç tutan, hayır ve sevap ehli, iffetli ve namuslu kişilerle beraber anmıştır.
Hazreti Muhammed (s.a.s) de, “Zikrin en faziletlisi, Lâ ilâhe illallah ve duanın en faziletlisi de elhamdu lillah’dır” (İbn Mâce, Edeb, 25) diyerek, tevhid kelimesi ile zikirde bulunmanın islâm dinindeki önemini ifade etmiştir. Bilindiği gibi zikirde esas unsur, diğer varlıkları unutarak, hatta yok sayarak Allah’ı anmaktır. Onun için Allah’ın varlığını ve birliğini ifade eden tevhid kelimesi, en güzel zikir olarak kabul edilmiştir. Tevhid kelimesi bir bütün halinde, “La ilâhe illallâh Muhammedürrasûlüllah” şeklindedir. Zikirde söylenen la ilâhe illallah, tevhid kelimesinin ilk yarısıdır. O da iki kısmıdır. Birinci kısmı, cümlenin ilk yarısı olan “La ilâhe”dir. Manası, “hiç bir ilâh yoktur” demektir. Bu olumsuz kısma “nefy” adı verilir. İkinci kısmı ise, “illallah”dır. Manası,”ancak Allah vardır” demektir. Bu kısmın adı ise, “isbat”tır. Tevhidin bu kısmına tehlil de denir (Necmüddin Kübra, Tasavvufi Hayat, trc. Mustafa Kara, İstanbul 1980, 59 vd).
Tasâvvuf ehline göre, Hz. Muhammed (s.a.s) dört halifeye ayrı ayrı zikri öğretip tavsiye etmiştir. Hz. Ebu Bekir (r.a)’a hafî (gizli) zikri, Hz. Ömer ve Hz. Ali’ye’cehrî (sesli) zikri ve Hz. Osman’a da kalbî zikri öğretmiştir (Mehmet Ali Aynî, Tasavvuf Tarihi, 1340,198 vd). Bizim silsilemiz de Hz.Ebubekir(r.a)’den gelmektedir…
Peygamberimiz (s.a.s) başka bir hadiste de zikir hakkında şöyle buyurmuştur:
“İnsanlar bir araya gelip Allah’ı zikrettikleri zaman, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar ve Allah onları kendisine yakın olan kişilerden kaydeder. “
Ebu Hüreyre (r.a) bir gün çarşıya gider ve oradakilere şöyle seslenir: “Hz. Muhammed (s.a.s)’in mirası camide taksim edildiği halde, siz buralardasınız!..” Çarşıdaki insanlar hemen camiye giderler. Fakat miras diye bir şey göremezler. Ebu Hüreyre’ye gidip şöyle söylerler: “Yâ Ebu Hüreyre, camide taksim edilen herhangi bir miras görmedik.” Ebu Hüreyre onlara; “Neyi gördünüz?” diye sorar. Onlar; “Allah’ı zikreden ve Kur’ân okuyan insanları gördük” derler. O zaman Ebû Hüreyre “İşte peygamberin mirası odur” der (el-Gazzalî, el-İhyâ, Beyrut t.y., I, 296).
Peygamberimiz (s.a.s)’in zikrin fazileti ve onun çeşitli günahların affına vesile olduğuna dair söylemiş olduğu daha hayli hadisler vardır (bk. Muhammed b. Allan, Delilu’l-Fâlihîn, Mısır 1971, IV, 210 vd.).
Meâl ve açıklamaları sunulan bütün bu ayet ve hadislerden anlaşıldığı gibi zikir, insanı Allah’ın dışındaki varlıkların her türlü kötülüklerinin tesirinden muhafaza eder, Allah’a bağlılığını sağlar ve her nevi tevhidi muhafaza eder. Bununla beraber, insanın gönlüne huzur verir, dünya ve ahiretin mutluluğuna kavuşturur.
EFENDİ HAZRETLERİMİZDEN KISA KISA…..
Kalbin huzur bulması da şu ayeti kerime de buyrulduğu üzere ancak zikrullah ile mümkündür.
”Agah olunuz!(biliniz ki) kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur(sükunet) bulur.(Rad Suresi:28)
Herşey arkaya atılacak.Bunu tam becerirse,insana ne şeytan nede nefis tesir edemez.Mevlaya böyle yönelmeyi tarikat ehli bilir.
Onlar,Mevlayı zikir ede ede Allah’a yönelir ve yaklaşırlar.O yönelmede ilerledikçe salikin nazarında dünya ve ahiret yok olur,hatta kendi varlığını bir varlık bilmez.Onun için şeytan ona yaklaşamaz.nefside ona etki edemez.
Şeytan ateşten yaratılmıştır.Nurun yanında ateş yok olur.Bu nedenledir ki mümin sırattan geçerken cehennem şöyle diyecek:Mealen:
”Geç ya mümin’Muhakkak senin nurun benim ateşimi söndürdü.”
Şu ayeti kerimede Mevla Teala şöyle buyurmaktadır:
”Rabbinin ismini zikret ve bütün mahlukattan son derece kesilmekle ona yönel”(Müzzemmil:8)
Bir taraftan kalbindeçarşıdaki gürültüler gibi çeşitli vesveseler ve düşünceler varken,bir taraftan da ‘Allah’,'Allah’ diyorsan,bu,gafletle zikir olur.İnsan sırf Allah’a sığınarak zikir etmelidir.
Peki zikir etmeyince ne oluyor.Mevla Teala mealen buyuruyor ki:
”Her kim Rahmanın zikrinden yüz çevirirse biz ona şeytanı musallat ederiz.Artık o (şeytan),onun yakın arkadaşı olur.(Zuhruf:36)
Her bela her günah zikirsizlik(Allah’ı unutmaktan) ileri geliyor.İmam-ı Gazali Hazretleri:
”Bir lahza dahi zikirden boş kalanı,yumurtanın beyazının sarısını kapladığı gibi şeytan onu kaplar ve ozaman şeytan ona ne istese yaptırır.”buyuruyor.
Allah’ı niye unutuyoruz?Unutmaya hakkımız var mı?
Ger zaman gafil Ez rahman şevi
Ender Andem hemdemi şetan şevii
”Eğer bir zaman Rahman’dan gafil olursan,o zamanda arkadaşın şeytan olur”
www.ismailaga.info
Tüm cep telefonu fırsatları için tıklayın !
...














Zikir, Zikrin Önemi.
Nedense pek çok kişi tefekkürün zikirden üstün oluşunu düşünerek Allah’ı (c.c.) zikretmeyi küçük bir ibadet olarak değerlendirmektedir. Bazı dini bütün insanların zikre karşı olmaları, Kuran-ı Kerim’deki ve hadis-i şeriflerdeki zikir kelimelerini tevil etmeye çalışmaları gerçekten ilginçtir. Ben önceleri onların art niyetli olduklarını ve kalplerinde büyük bir hastalık bulunduğunu düşünürdüm. Onlara göre zikir Allah’ı (c.c.) düşünmektir. Arka arkaya aynı kelimeyi söylemek bir anlam ifade etmez. Sürekli zikirle kastedilen şey her yerde, karşılaşılan bütün varlıklarda Allah’ın (c.c.) kudretini görüp O’nu hatırlamaktır. Halbuki kendileri de namaz sonunda çekilen tespihleri “zikir” olarak adlandırırlar. Gerçi Kuran-ı Kerim’de zikir kelimesi bildiğimiz anlam dışında ayrıca onların dediği gibi bazen namaz, bazen tefekkür, bazen de kutsal kitap anlamında da kullanılmıştır. Peygamberimiz (s.a.s) tevile müsait olmayan bir açıklıkla pek çok sahabeye değişik zikirler öğretmiş ve onlardan bunların çeşitli sayılarda veya sayısız olarak çekilmesini istemiştir. Şimdi ise bu dini bütün insanların zikre karşı olmalarını daha iyi anlamaktayım. Aslında sorun bu insanların fıtratlarından, mizaçlarından ve meşreplerinden kaynaklanmaktadır. Çünkü bu yapıdaki insanlar sadece zikre değil akıl ve mantıklarını yitirdikleri başka şeylere karşı da aynı veya benzer bir tutuma sahiptirler. Bunlardan kaygı duyarlar. Örneğin bunlar müzikten hiç hoşlanmazlar, çünkü müzik akıl ve mantığı duygu ve coşku seli ile eritir. Yine bu insanlar haram olduğu için değil fıtratları gereği alkolden de adeta ürkerler. Bilindiği üzere alkol de akıl ve mantığı devre dışı bırakmaktadır. Zikir de mahiyet olarak akıl ve mantığı etkisiz kılarak bir çeşit cezbe hali ile ilahi bir duygu ve coşku seline kendini bırakma olduğu için bu yapıdaki insanlar farkında olmadan kendi fıtri yapılarını savunmak için zikir aleyhine sözler söylemeye, bu konudaki açık olan ayet ve hadislerdeki zikir lafzını da kendi mizaç ve meşreplerine uygun olarak tevil etmeye yönelirler. Bu tür insanları zikre yöneltmeye ve zikirden zevk almalarını sağlamaya çalışmak çok zordur. Tabii öyleleri belli sayıdaki zikri söylemede bir sorun yaşamazlar. Hatta virtlerini de düzenli olarak çekerler. Ama daimi zikir onlara çok ağır gelir. Zaten öylelerinde zikrin sonucu olarak meydana gelen cezbe ve letaiflerin açılması da hiçbir zaman gerçekleşmez. Bunların tarikat yolunda yükselmeleri ve Hakk’a vasıl olmaları gizli gerçekleşir. Bu tür insanların fıtratları, mizaç ve meşrepleri daha ziyade tefekküre uygundur. Tasavvufta bu yapıdaki insanlara salik-i gayr-i meczup denir.
İnsanlar birbirinden ayrı fıtratta, mizaç ve meşrepte oldukları için farklı tarikatlar ortaya çıkmıştır. Bu nedenle tarikatlar aynı amaca değişik yöntemlerle ulaşmaya çalışırlar. Tarikatların amacı Allah’a (c.c.) ulaşmaktır. Bu bakımdan tarikatlar iki genel guruba ayrılırlar. Bunlardan bir gurubu nefsi tezkiye etmeyi amaçlar; bunun için erbaine (çileye) girme, hizmet etme, oruç tutma, riyazete uyma (az yeme, az uyuma ve az konuşma) gibi yollarla nefsin dünyaya dönük arzularını kırmaya, nefsi arındırmaya çalışırlar. Bu yolla çeşitli nefis makamları kat edilir. Sırasıyla nefis emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, raziyye, marziyye, kâmile makamlarına ulaştırılmaya çalışılır. Diğer guruptaki tarikatlarda ise ruhu tasfiye etme amaçlanır; bunun için de virt ve zikre ağırlık verilir. Ruh Allah’tan (c.c.) gelen bir nefha (soluk) olduğu için O’na yükselmek ister. Zikir bu yükselmeyi sağlar. Ruhun ayırıcı vasfı aşktır. Güzel şeylere karşı bir çekim duyar. Faziletleri edinmek, bunlarla kendini güzelleştirmek ister. Zikir Allah’a (c.c.) duyulan bir çeşit aşktır. Daha doğrusu kişide Allah’a (c.c.) karşı bir çeşit aşk hali yaratır. Bu aşk haline cezbe denir. Cezbeyi Allah’a (c.c.) duyulan aşk halinin eseri olarak düşünebiliriz. Cezbe letaiflerde etkisi somut olarak hissedilen bir durumdur. Letaifler (kalp, ruh, sır, hafi, ahfa) adeta ruhun duyu organlarıdır. Göğüste çeşitli noktalarda bulunurlar. Ruh çekilen zikirle letaiflerde meydana gelen cezbe sonucu Hakk’a yükselmeye, çeşitli manevi halleri yaşamaya başlar. Manevi haller zamanla nefsi etkisi altına alıp nefis makamlarının da kat edilmesini sağlar.
Zikir büyük bir nimettir. Kamil ve mükemmil (olgun ve olgunlaştırıcı) bir mürşitten böyle bir zikri alan gerçekten büyük bir devlete ermiştir. Gerçi insan kendi başına da zikir edinebilir. Kitaplardan faziletli zikirleri okuyup alabilir. Ama bununla ancak sevap kazanabilir. Bu yolla zikrin faziletine erip kalp tasviyesi ve nefis tezkiyesi gerçekleşmez. Ehlinden alınan zikirle ancak feyz kapıları açılır. Çünkü mürşidin eli silsile yolu ile ta peygambere (s.a.s) kadar uzanır. Peygamber (s.a.s) ile Allah (c.c.) arasında ise doğrudan bir irtibat vardır. Ehlinden alınan bir zikir kişiyi önce mürşidinde (fenafi’ş-seyh), sonra peygamberde (fenafi’r-resul), en sonunda da Allah’ta (c.c.) fani (fenafi’l-lah) kılar. Tabii bu yolda ve bu mesafelerin kat edilmesinde zikrin yanında en büyük iş rabıtaya düşmektedir. Rabıtasız bu nimetlere ulaşmak mümkün değildir. Mürşid-i kamilsiz böyle bir yola yani zikir yoluna girenler, şeytanların çeşitli oyunlarına, hilelerine, komplolarına maruz kalabilirler. Zikreden kişi, gerek Rahmani gerekse şeytani çeşitli haller yaşayacağı için bunları ancak bir mürşid-i kamilin kılavuzluğu ile bilebilir. Ayırt edebilir. Gerekli tedbirlerini alabilir.
Bir insanın zikre iradesiyle sahip olduğunu düşünmesi doğru değildir. Zikir bir ilan-ı aşk olduğu için kişinin bunun kendisine Allah’ın (c.c.) bir lütfu olduğunu bilmesi gerekir. Allah (c.c.) güzel ismini veya güzel isimlerini sevdiği kimselerin zikretmesini ister. Bundan dolayı zikir erbabının öncelikle böyle bir devlete sahip olduğu ve seçildiği için her zaman bunun şükrünü dile getirmesi, eda etmesi ve Allah’a (c.c.) daimi olarak hamd u senada bulunması gerekir.
İnsan dışındaki bütün canlı ve cansız varlıklar, yaratılışları istikametinde kendi dilleri ile zikir halindedirler. Mikro âlemde maddenin en küçük parçası atomun çekirdeği etrafındaki elektronlar sınırsız bir hızla dönerek bu zikir halini gerçekleştirirken; makro âlemde dünya gerek kendi ekseni gerekse güneşin etrafında yaptığı dönüşlerle ayrı ayrı zikirlerde bulunur. Güneş sisteminin belli bir yörüngede Vega yıldızına doğru akışı da başka bir zikir halidir. Bitkiler ve hayvanlar da zikirden asla gafil değillerdir. Yalnız bu dünyada imtihana tabi tutulmakta olduğu için insanların büyük bir kısmı zikirden uzak bir hayat yaşamaktadır: “Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’ı tespih eder. Hatta hiçbir şey yoktur ki O’na hamd ile O’nu tespih etmesin. Lakin siz onların bu tespihlerini anlayamazsınız. Muhakkak O kullarına karşı Halîm ve Gafûr’dur ( İsrâ suresi, 44).”
Aslında Allah’ı (c.c.) zikir insana düşen bir iş değildir. Bu daha ziyade Allah’ın (c.c.) şanına yakışan bir ibadettir. Yani Allah’ı (c.c.) ancak Kendi’si hakkıyla zikredebilir. Ama yüce Allah (c.c.) rahmeti ve lütfuyla bazı kullarının Kendi’sini zikretmesini istemiştir. Kalbinde Kendi’sine karşı muhabbet duyan bazı kullarına zikir devletini münasip görmüştür. Onlara böyle ilahi bir bağışta bulunmuştur. Onlara çeşitli vesilelerle bu kapıyı açar. Böylece yüce Allah (c.c.) bu kullarının dilleriyle Kendi’sini yine Kendi’si zikretmiş olmaktadır. İnsanın yaptığı zikri kendisinden bilmesi büyük bir aldanıştır. Hatadır. Zikirde nefsimize ait olan tek şey, içerisinde bulunduğumuz gaflettir:
Ehl-i keşif zikir ehlinin öldüğünde kabirde de zikrettiğini, Allah’ın (c.c.) nurunu alma yeteneği ile kendisini hemen diğer kabirler arasından belli ettiğini söylemektedir.
Pek çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif zikrin çok büyük bir ibadet biçimi olduğunu belirtmektedir: “Ey iman edenler, Allah’ı çok zikredin (Ahzab Suresi, 41).”
Peygamberimiz (s.a.s.), sahabenin hazır bulunduğu bir mecliste şöyle buyurmuşlardır:“Size amellerinizin en hayırlısını, Allah katında en temiz olanını, derecelerinizi en fazla yükselteneni ve sizin için altın ve gümüş infak (Allah yolunda harcama) etmekten, düşmanlarınızı muharebe meydanında öldürmekten yada şehit olmanızdan daha hayırlısını haber vereyim mi?” Sahabeler “Evet, ya resûlallah!” deyince, Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz:“Allah’ın zikridir.” diye cevap vermiştir.
Aslında tefekkürle zikri birbirinden ayırmak da doğru değildir. Zikir tefekkürü doğurur. Doğrusu zikir olmadan tefekkürün gerçekleşebileceğini de pek sanmıyorum. Çünkü insanın kafasını genellikle hoşlandığı şeyler meşgul eder. İnsan, sevdiği şeyler üzerinde düşünmekten zevk alır. Bununla ilgili çeşitli hayaller kurar, duygular yaşar. Sevmediği, nefret ettiği şeylerden kaçar. Onları düşünmek bile istemez. Kişi zikirle Allah’la (c.c.) kendi arasında bir ünsiyet kurar. Bu yavaş yavaş bir dostluğa dönüşür. Derken tefekkürün zirvesi olan Allah’ın (c.c.) güzel isimleri üzerinde düşünmek bir yaşam biçimi haline gelmeye başlar.
Zikirle ulaşılmak istenen hal murakabedir. Murakabe, kişinin kendisini Allah’ın (c.c.) karşısında olduğunu hissedip O’nun kendisini her yönü ile kuşattığını, içindeki duygu ve düşünceleri bildiğini, söylediği sözleri işittiğini, yaptığı işleri gördüğünü düşünmesidir. Ayrıca kendi varlığının, her şeyin yok olup yüce Allah’ın (c.c.) zatının var olduğunu düşünmek de murakabedir. Bir hadisi-i şerifte bu durum, İslam ve imandan sonra “ihsan” olarak adlandırılan bir manevi makam olarak açıklanmıştır. İşte zikir kalpte bu ihsanı oluşturduğunda amacına ulaşmış olur. Kişi bu halle Allah’ın (c.c.) rahmetine, feyzine ve nisbetine erer. Yüce Allah (c.c.) böyle birisini nurlarına gark ederek ona velilik yolunu açar. Murakabe hali kendiliğinden doğmaz. Murakabe hali zikirle başlar, zikirle olgunlaşır, ancak zikrin sonunda yavaş yavaş bir ilahi bir armağan olarak hissedilir. Böyle bir anda zikrin kesilerek hareketsiz bir biçimde murakabe haline devam edilmesi tavsiye edilmiştir.
Zikir, Allah’a (c.c.) bir ilan-ı aşktır. Kişinin Allah’ı (c.c.) kara sevdaya tutulmuşçasına sevdiğinin işaretidir. Belki zikreden kişinin gönlünde daha böyle bir aşk henüz oluşmamıştır. Yapılan şey bir aldatmacadır. Dilinden yada içinden Allah’ı (c.c.) zikrederken kişi kalbinde dünya ile alışverişini sürdürmekte olabilir. Yani kişinin daha kalbinde Allah (c.c.) aşkı şöyle dursun O’nun emir ve yasaklarına uyabilecek düzeyde bile bir aydınlanma olmayabilir. Zikir ona tatsız tuzsuz bir şey gibi gelebilir. Hatta zikirden hoşlanmayabilir de. Ama tüm bu olumsuzluklara karşın iradesiyle zikrin önemi ve değerine inanarak ona devam ederse sonunda tıpkı iki gencin birbirine sevdalanması gibi Allah (c.c.) ismi yada Allah’ın (c.c.) güzel isimleri kişinin iç dünyasını canlandırmaya, gönlüne Allah’tan (c.c.) gelen feyizleri, nurları, rahmeti akıtmaya başlar. Bu ilahi aşkta ilk adımdır. Bundan ötesi ancak bu yolda daha önce yürümüş olgun bir insanla, mürşid-i kamille mümkündür. Kişinin yalnız başına gitmesi bazı manevi tehlikeleri de beraberinde getirecektir: Gurur, kibir, şeytanın oyuncağı olma gibi. Şeytan zikreden kişi ile adeta harbe girer. Ama ağzı bir küçük kaşık bala değen kişinin artık hayaline nasıl bunun ziyafeti de gelmeye başlarsa zikirde böyle bir ilk adımı atan kişinin de bunun devamını getirmek istemesi, adeta iç dünyasında bir zorunluluk olarak algılanır. Çünkü tattığı şey ona o kadar büyük bir zevk verir ki bunu dünyada başka bir şeyle kıyaslamak doğru değildir. İşte kişinin Allah’ı (c.c.) kara sevdaya tutulmuşçasına sevmeye başladığının belirtisi de o zaman algılanmaya başlar. Zira nasıl mecazi bir aşkın kıskacında olan kişi, sevdiğini her an düşünür, onun ismini anmakla yada isminin anılması ile heyecanlanırsa Allah’ın (c.c.) ismi yada güzel isimleri de böyle bir etkiyi kişide oluşturmaya başlar.
Bazı şeyler için “Tadan bilir.” sözü kullanılır. Bu durum Allah’ın (c.c.) zikri için çok yerindedir. Allah’ın (c.c.) zikrinden gafil yada bunun tadını alamamış olanlar, yaşanan zevkin soyut, hayali ve gerçek ötesi olduğunu sanırlar. Oysa Allah’ın (c.c.) zikri ile kalpte oluşan zevk genellikle somut, gerçek ve yaşanan bir olgudur. Bunun ilerisinde gerçekleşecek olan letaiflerin açılması da bu tür bir zevk pınarının çağlayana dönüşmesini andırır. Tabii bu yolda alınan bu dünyevi zevkin önü daima açıktır. Sonunda insan bedeninin her hücresinin Allah’ı (c.c.) zikretmesine ulaşılır ki (sultani zikir), gerçek anlamıyla zikrin zevkine işte o zaman varılır. Ondan önce yapılanlar bu sonuca ulaşmada birer basamak gibi görünür. Allah’ın (c.c.) ahirette bu zikre karşı gelen nimetlerini ise bilememekteyiz.
Allah’ın (c.c.) zikri o kadar büyük bir ibadettir ki, onun büyüklüğünü Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de şöyle ifade etmektedir: “Siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim (Bakara suresi, 152).” Zikrin büyüklüğünü gösteren bu ayet-i kerimenin işaret ettiği anlam, insanı dehşete sürükleyecek cinstendir. İnsanın dünyada içerisinde bulunduğu gaflet durumu olamasa bu ayetle aklını yitirir, yemeden içmeden kesilir, her nefesini zikirle verip kendini helak ederdi. Çünkü ezeli ve ebedi olan Allah’ın (c.c.) kulunu zikretmesi, evrendeki en büyük olaydır. O’nun zikri yaratılmışlar gibi basit bir söz değildir. O kulunu sonsuz merhameti, affı, cömertliği ile zikreder. Bu ise insan bilincinin kaldırabileceği bir yük değildir. Allah (c.c.) âşıkları, ârifleri için bu ayet-i kerime, duyguları coşturur, tutkuları alevlendirir. Şevke ve aşka getirir. Zikri âdet olarak yerine getirilen ve nefse ağır gelen bir ibadet olmaktan çıkararak aşk ve şevkle kendinden geçilen bir coşku seline çevirir.
Allah’ı (c.c.) zikrin pek çok faydaları vardır. Bunların hepsini burada saymak olanaksızdır. Biz bu faydalardan birkaç tanesine değinmeden geçemeyeceğiz:
Allah’ı (c.c.) zikreden insana bu dünyada iken yüzüne genellikle bir nur ihsan edilir. Bu nur, zikrine göre o insanda kuvvet bulur. İhtiyarladıkça da yüzü ışıldar. Halbuki zikirden uzak, özellikle Müslüman olmayan insanların yüzlerine yaşlandıkça genellikle bir meymenetsizlik, çirkinlik gelir. Öyle ki bazılarının yüzüne insan bakmak bile istemez. Baktığında nursuzluktan ve fersizlikten rahatsız olur. Zikrinde olan bir müminin yüzü, Allah’ın (c.c.) varlığı ve birliğine nuru ile adeta şahitlik eder.
Zikir ruhun, kalbin gıdasıdır. Çağımızın stres, kaygı, depresyon, panik atak, melankoli… gibi psikolojik hastalıklarına deva ancak zikirle olur. Bu hastalıklar manevi birer boşluktan doğarlar. Bunları ilaçlarla tedavi etmek de doğalarına aykırıdır. Çünkü ilaç bedene tesir eder, bu rahatsızlıklar ise ruhsal bir özellik taşırlar. Zikir bu tür rahatsızlıkları kökünden kazır. Çünkü zikir hem bu hastalıklar gibi ruhsal bir mahiyete sahiptir hem de doğrudan ruha tesir eder. Evinden çıkıp da nereye gideceğini bilemeyen bir insanın başıboşluğu, derbederliği ve serseriliği yerine zikir insanı yaratılış amacına sevk ederek bütün ruhsal boşluklardan, sıkıntılardan ve hastalıklardan korur. Allah’ı (c.c.) zikreden bir insanın ruhu ve kalbi sağlıklıdır.
Zikir insanın evine, işine bir bereket getirir. Allah’ı (c.c.) zikreden bir insan, şükür ve kanaat ile bir doygunluk ve yeterlik duygusu içerisinde bulunur. Öyle ki böyle birisi kimseye muhtaç olmaz. Zenginliği ve tokluğu başkalarını da kendisine imrendirir.
Zikirle insana sırlar dünyası açılır. Allah’ın (c.c.) rızasının ve veliliğin yolu zikirledir.
Namaz ve diğer ibadetlerden zevk alma zikirle kolaylaşır. İbadetler nefse önce ağır gelir. Nefis ibadetlerden başlangıçta hiç hoşlanmaz. Zikir ibadetlere bir tat ve anlam katar. Zikirle kalp ve letaifler açılır. Üzerlerindeki günah kirleri temizlenir. Allah’tan (c.c.) gelen rahmet, nur ve feyz dalgalarını hissetmeye başlanır. Bu nur alışverişi sayesinde ibadetler nefsin de hoşuna gider. Böylelikle zikir ibadetlere bir derinlik ve boyut katar.
Allah’ı (c.c.) zikirde nefsin takılıp kaldığı bazı engeller vardır. Onun için zikir herkese nasip olan bir devlet değildir. Allah’ı (c.c.) zikreden insanlar adeta özel olarak seçilmişlerdir.
Zikirde nefsin belini büken şey, virttir. Virt, zikir dersidir. Gün içerisinde bitirilmesi gereken belli sayıdaki zikre denir. Böyle bir dersi ehil birisinden, mürşid-i kâmilden alan büyük bir devlete sahip olmuştur.
Virt ile nefsin belinin bükülmesinin nedeni, nefsin alışkanlıklara olan bağımlığından kaynaklanır. Nefis hoşuna gitmese de alışkanlıklara karşı büyük bir bağımlılık gösterir. Onları yapamadan duramaz. İşte onun bu eğilimi, sigara ve içki içmede kötüye kullanılır. Ama her türlü ibadetin yerine getirilmesinde ve özellikle virdi çekmekte büyük bir işe yarar.
Virt sürekli zikir için bir başlangıç olmalıdır. Virt olmadan sürekli zikre geçiş yapılamaz, ama sürekli zikre geçmeden virdin de tek başına bir yararı olmaz. Sürekli zikir sayıya vurmadan her uygun fırsatta Allah’ı (c.c.) zikretmek, her an düşünmek demektir.
Nefis Allah’ı (c.c.) zikirde önce hoşlanmaz, ama Allah (c.c.) kalbe verdiği genişlikle, cezbe; nisbet, rahmet ve feyz ile nefsin bu olumsuz duygusunu da ortadan kaldırır. Zikir nefsin de hoşuna giden bir ibadet durumuna dönüşür.
Allah’ın (c.c.) zikrinde gözetilecek asıl amaç, O’nun rızasıdır. O’nun güzel isimleri ile dünyalık isterken utanmamız gerekir. Zira Allah’ın (c.c.) indinde bu dünyanın hiçbir değeri yoktur. Bu konuya peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde şöyle işaret etmişlerdir: “Eğer Allah’ın yanında dünyanın bir sivrisinek kanadı kadar değeri olsaydı kafirler ondan bir yudum su içemezlerdi.” Başka bir hadis-i şeriflerinde de “Dünya lanetlidir, dünyada olan her şey lanetlidir; yalnız Allah için olan bunun dışındadır.” buyurmuşlardır. Allah (c.c.) ahirette inanan kulları için akla gelemeyecek, hayal edilemeyecek nice nimetler yaratmıştır. Kuşkusuz cehennemden sığınmak, cenneti istemek de güzel şeylerdir. Ama Allah’ın (c.c.) rızası bunlardan daha öte, daha güzel olan bir amaçtır. O’nun rızası kazanıldığı zaman elbette cehennem bizden uzak, cennet de bizim mekanımız olacaktır. Allah’a (c.c.) geçek anlamıyla iman eden âşıklar ve ârifler O’nun cemalini görmek için cennete de değer vermemişlerdir.