TASAVVUF VE RABITA NEDİR?

12 Mayıs 2011
Şeyh İbrahim Efendi (kuddise sirrahu) tasavvufun tanımını aşağıdaki dizelerde ifade etmiştir:
Bidayette tasavvuf sofi bican olmaya derler
Nihayette gönül tahtında sultan olmaya derler
Tarikatte ibarettir tasavvuf mahv-ı suretten
Hakikatte saray-ı sırda mihman olmaya derler
Bu abu kil libasından tasavvuf ari olmaktır
Tasavvuf cismi safi nur-ı Yezdan olmaya derler
Tasavvuf lem’ayı envar-ı mutlaktan uyarmaktır
Tasavvuf ateş-i aşk ile suzan olmaya derler
Tasavvuf şerait name-i hestiyi dürmektir
Tasavvuf ehli iman olmaya derler
Tasavvuf arif olmaktır hakimen adetullaha
Tasavvuf cümle ehli derde derman olmaya derler
Tasavvuf ten tılsımın ism miftahıyla açmaktır
Tasavvuf bu imaret külli viran olmaya derler
Tasavvuf sofi kali tebdil eylemektir bil
Tasavvuf her söz ki söyler ab-ı hayat olmaya derler
Tasavvuf ilm-i tabirat-ü tevilatı bilmektir
Tasavvuf can evinde sırrı sübhan olmaya derler
Tasavvuf hayret-i kübrada mestü valih olmaktır
Tasavvuf Hakkın esrarında hayran olmaya derler
Tasavvuf kalb evinden masivallahı gidermektir
Tasavvuf kalbi mümin arşı Rahman olmaya derler
Tasavvuf her nefeste şarka vü Garba erişmektir
Tasavvuf bu kamu halka nigehban omaya derler
Tasavvuf cümle zerratı cihanda Hakk’ı görmektir
Tasavvuf gün gibi kevne nümayan olmaya derler
Tasavvuf anlamaktır yetmiş iki milletin dilin
Tasavvuf alem-i akla Süleyman olmaya derler
Tasavvuf uryet-i vüska yükün can ile çekmektir
Tasavvuf mahzar-ı ayat-ı gufran olmaya derler
Tasavvuf ismi azamla tasarruftur bütün kevne
Tasavvuf camii ahkamı Kuran olmaya derler
Tasavvuf her nazarda zatı Hakka nazır olmaktır
Tasavvuf sofiye her müşkil asan olmaya derler
Tasavvuf ilmi Hakka sinesini mahzen etmektir
Tasavvuf sofi bir katreyken umman olmaya derler
Tasavvuf küllü yakmaktır vücudun nar-ı la ile
Tasavvuf nur-ı “illa” ile insan olmaya derler
Tasavvuf on sekiz bin aleme dopdolu olmaktır
Tasavvuf nuh felek emrine ferman olmaya derler
Tasavvuf “kul kefa billah” ile davet dürür halkı
Tasavvuf irci’i lafzıyla mestan olmaya derler
Tasavvuf günde bin kere ölüp yine dirilmektir
Tasavvuf cümle alem cismine can olmaya derler
Tasavvuf zat-ı insan zat-ı Hakk’da fani olmaktır
Tasavvuf “kurbu ev edna”da pinhan olmaya derler
Tasavvuf canı canane verip azade olmaktır
Tasavvuf can-ı canan can-ı canan olmaya derler
Tasavvuf bende olmaktır hakikat Hak ey İbrahim
Tasavvuf şer-i Ahmed dilde bürhan olmaya derler

Tasavvufun Tarifleri
İbrahim Efendi (kuddise sirrahu)’nin halifelerinden olan Kütahya’lı Sunullah Gaybi Hazretleri tasavvufu : “Nefyi vücud ile ahlakı hamide ve evsafı cemile sahibi olmaktır.” şeklinde tanımlar.
Mevlana Celalettin Rumi hazretleri Mesnevi Şerifi’nde : Tasavvuf nedir diye bir uluya sordular: “Gam ve keder zamanında ferah bulmaktır.” ifadesini kullandı.
Şeyh Ebu Muhammed El Ceriri Hazretleri : “Her türlü iyi ahlak ile ahlaklanıp her nevi kötü ahlaktan uzaklaşmaktır.” demiştir.
Cüneyd Bağdadi Hazretleri tasavvufu,” Hakkın seni sende ifna edip kendisiyle ihya etmesidir.” ifadesiyle tarif etmiştir.
Diğer bazı ünlü sufilere ait tasavvuf tarifleri aşağıda verilmektedir .
( Bu tarifler Dr. Mustafa Kara’nın “ Tasavvuf ve Tarikatler Tarihi” adlı eserinden alınmıştır. )
Reveym b Ahmed Bağdadi : Kendini Allah’ın murad ettiği şey üzerine bırakıvermen, O’nun İradesine mutlak olarak teslim olmandır. Üç esas üzerine kurulmuştur. Fakr; Allah’a muhtac olma esasına yapışmak, bezl, isar ve cömertliği gerçekleştirerek bunu kendi vasfı haline getirmek, Allah’a teslim olarak itiraz ve ihtiyarı terk etmektir. Canını bağışlamaktır. Bunu yapamadınsa sufilerin hezeyanlarıyla hiç uğraşma.
Ebu Bekir Şibli : Karşılıklı dostluk ve sevgidir. Hiçbir kaygı duymadan Allah ile beraber olmaktır. Yakıcı bir ateştir. Duyu organlarını zaptetmek ve ruhun üfleyişlerine kulak vermektir. Tasavvuf şirkdir, ortaklıktır. Çünkü tasavvuf kalbi masivadan muhafaza etmektir. Halbuki masiva diye bir şey yoktur.
Amr b. Osman Mekki : Kulun her vakitte, o vakit içinde yapılması en uygun olan amel ve ibadetle meşgul olmasıdır.
Ebu Said Miheni : Vasıtasız olarak kalbin Hakk ile kaim olmasıdır.
Cafer Huldi : Şerefli bir ahlaka doğru yükselmek, kötü ahlaktan yüz çevirmektir.
Ebu Bekir Kettani : Ahlaktır. Seni ahlaken geliştiren tasavvuf, kalp safası yönünden de geliştirmiş olur.

Tasavvufun en önce kim tarafından söylendiği belirlenemeyen diğer tarifleri :
Cömertliktir, zariflik ve temizliktir.
Uyanık ve muteyakkız olmaktır.
Kirlerden temizlenmek, kinlerden kurtulmaktır.
Şehvet ve arzuyu terk etmektir.
Mütevazi olmak, yedirmek, içirmek, ikramda bulunmaktır.
Bilmektir. Sadakattir, cömertliktir, ahlaktır.
Hakk ile muvafakat, halk ile gülüşmektir.
Cömertlik ve vefadır.
Tasavvuf, incinmemek ve incitmemektir.
Tasavvuf gönül bilgisidir.
Tasavvuf hikmetleşmektir.
Tasavvuf sevmeyi ve sevilmeyi öğrenmektir.
Tasavvuf zıtları birleştirmektir.
Bütün bu tanımlar, Muhammed Nuru’nun pınarından sulanan Hak dostlarının gönül bahçelerinin çiçekleridir. Farklı gibi görünseler de aslında bu tariflerin hepsi aynı manayı ifade eder. Fark yalnızca tasavvuf ehlinin mizac ve meşrebinden ileri gelir. Bütün bu tanımlar, rengini, ahengini O’ndan almıştır. O ki tasavvuf ehlinin piri Hazreti Muhammed (s.a.v.)’dir. Bu sözler batmayan güneşin ışık huzmeleridir. Sahibi Cenabı Hak’dır. Her velinin tasavvuf tanımı doğrudur. Çünkü bunlar, tasavvufu yaşayan ve hissedenlerin gönül alemlerinden harf kalıplarına bürünmüş, satırlara dökülmüş tariflerdir.
Bu tarifleri gördükten sonra, sonuç olarak tasavvuf hakkında şunları söylemek mümkündür :
İnsan; görünen, bilinen suretin dışında öz varlığı itibariyle bütün mahlukatın en şereflisidir. İnsanın kendinde gizli bir hakikat vardır. Bu hakikat onda daima bir tatminsizlik meydana getirir. Ne servet ve mal, ne mevki, ne makam, ne şan ne de şöhret ona huzur vermez. Huzuru bulmak ve sükunete erişmek isteyen insan büyük bir arayışın içine girer. İşte tasavvuf eğitimi ihtiyacı bu noktada ortaya çıkar.
Tasavvuf yolunda olmak ve bu yola girmek isteyen kişiler başkalarının yazdığı kitapları okumakla sadece tasavvuf hakkında bilgi edinebilirler. Ancak tasavvuf eğitimi için bu tür bilgiler yeterli olmaz.    Çünkü tasavvuf kulluk yoludur. Aczimizi itiraf etmemiz gerekir. Bu konuda kamil bir veli şöyle söylemektedir: “Tasavvuf öğrencisi eğitiminin başlangıcında şu iki ilmi öğrenmek zorundadır. Birincisi acz ilmi ikincisi sükut ilmi.” Kişi aslında varlığın Allah’a ait olduğunu Allah dışında bir varlık davasında bulunmanın vehim olduğunu kavramalıdır. Tasavvuf eğitiminde öğrenci bu kavrayış noktasına gelebilmek için sükut etmeli, susmalı ve dinlemelidir. Acz ilmi, sükut ilmi kavranmaya başladığında hakikat kapısı da aralanmaya başlar

MEHMET TALÜ HOCA – RABITA NEDİR
Bismillahirrahmanirrahim.
Rabıta hakkında bilgi veren kaynaklar, oldukça muahhar devrin mahsûlleridir.
Rabıtayı savunmak üzere eser yazan müellifler, bunun tatbikatını Hazreti Peygamber zamanına kadar indiriyorlarsa da, buna dair yazılı kaynağa rastlamak ancak H.10/M.16. asır müellifatı arasında mümkün olmaktadır.
Araştırmalar bugünkü anlamda bir rabıta anlayışının, ilk defa Muhammed Bahaüddin Nakşibend (791/1388)’e isnad edildiğini göstermektedir. Kendisine ve tarikâtine bu ismin verilmesinin, müridlerin mürşidlerinin sûretini kalplerine nakşetmeleri şeklinde tezahür eden rabıtadan aldığı da ileri sürülen fikirler arasındadır.
Rabıta konusunda yazılı en eski kaynak ise, İmam-ı Rabbani diye bilinen Ahmed Faruk es-Serhendi (1031-1621)’in Mektubat’ıdır. Mektubat’ın muhtelif yerlerinde rabıtanın zikirden de üstün erdirici bir yol olduğu, kamillerle sürdürülen manevi beraberliğin ve mürşidlerle uzaktan hayalen birlikte olmanın, Nakşibendiyye tarikatinde kemale götüren bir usûl olduğuna dair bilgiler verilmektedir.”Üveysilik” diye tanımlanan bu durum, tasavvuf tarihinde pekçok şeyhin hayatında görülen bir hususiyettir. Genellikle bu özelliğe sahip olan sufilerin herhangi bir tarikât mensubu olmadığı, kendilerine has bir meslekleri bulunduğu ya da bizzat bir tarikâtin kurucusu olduğu görülmektedir. Mevlâna Camii, “Meşayih-i tarikâtten çoğuna evail-i sülûkunda bu makama teveccüh vaki olmuştur.” derken bu noktaya işaret etmektedir.
İster hayatta, isterse ölmüş bir şeyhin ruhaniyetinden feyz alınabileceğine ve bunlarla irtibat-ı kalb eden birine onlara ait halin sirayet edeceğine inanan “Üveysi”liğin, rabıta ile gerçekleşen bir hâl olduğu dikkâte alınırsa, bu usûlün Nakşibend’ den daha önceleri kullanılmakta olduğu, Nakşibendiyye’ninse bunu sistemleştirerek tarikâtin rukûnleri arasına koyduğu söylenebilir. Nitekim “Üveysi”liği ile bilinen ilk sufî İbrahim b. Edhem (166/782)’dir. Kendisinin Veysel Karani’nin ruhaniyetinden feyz aldığı söylenir.
Manevi hallerin bir şeyhden diğerine rabt-ı kalble aktarılmasının usûlü diyebileceğimiz rabıta hakkında Mektubat’tan sonra en detaylı bilgi veren eser, Mevlâna Halid-i Bağdadi’nin “Er-risale fi hakkı’r-Rabıta”sı, Abdülhakim Arvasi’nin “Rabıta-ı Şerife”si, İbrahim Hilmi el-Kadîri’nin “Medaricû’l-hakika fi’r-rabıta’ınde ehli’t-tarika”sı, Es’ad Sahib’in “Nurû’l-hidayeti ve’l-irfan”ı ve Mevlana Halîd’in halifelerinden Hasan ed-Duseri’ nin “Er-rahmetü’l-habıta fi isbatı’r-rabıta”sı, Muhammed Sa’id Şeyda el-Cezeri’nin “ed-Dabıta fi’r-rabıta”sı zikredilebilir. Sufiler rabıtayı tabii bir olay olarak görmekle birlikte bazı ayetleri buna delil sayarlar. Bu ayetlerin bazıları şunlardır:

1. “Ey iman edenler! Allah’dan korkun. Bir de sadıklarla beraber olun. (İmanında, ahdinde, sözü ve özünde doğru olanlar, hakikatten ayrılmayanları tercih edin.) (2) Ayetinde geçen “sadıklarla beraberlik” rabıtaya delil olarak ileri sürülmüştür. Hanefi imamlarından ve Nakşibendiyye meşayihinden Hace Ubeydullah Ahrar (Kuddise Sirrûhu) (895/1490) mezkûr ayetin tefsirinde “Buradaki “Kunu” emri, sadıklarla mutlak manada ve devamlı bir beraberliği ifade eder. Hakiki beraberlik, sadıklarla aynı mecliste, büyük bir kâlp huzuru ile fizik olarak bulunmaktan ibaret olduğu gibi, hükmi beraberlik de, onlarla aynı mekanda beraber olmanın imkansız olduğu zamanlarda, suret ve siretlerini gıyaben tahayyül ederek, onlarla hayali, fikri ve zihni bir beraberliği temin etmektir.”(3) diyerek salih ve salihlerle kurulabilecek ruhi ve manevi beraberliğin delili olarak göstermektedir.
Elmalılı Hamdi Yazır’ da “sadıklarla beraber olunuz!” ayetine şöyle manâ vermiştir: “İmanlarında, ahidlerinde ve hak dinde niyeti, söz, fiil ve her haliyle sadık olanlarla beraber olunuz; sadıkların velayet ve beraberliğinden (onların desteğinden) ayrılmayınız! Münafıklardan sakınıp, Hazreti Muhammed ve Ashabı gibi sadıklara dost ve yakın olunuz, onlar gibi özü doğru, sözü doğru, işi doğru olunuz, onlara uyunuz!”
Müfessir Alûsi ise yukarıdaki ayetin tefsirinde; “Sadık ve salihlere karışınız, (onlarla iç içe olunuz) ki; onlar gibi olasınız. Çünkü herkes yakın olduğu kimseye uyar” demiştir.
İsmail Hakkı Bursevi; “Sadıklarla beraber olunuz!” ayetinin tefsirinde; “Bu ayet-i kerimede bahsi geçen sadıklardan murad, kamil mürşidlerdir. Ciddiyetle bir salîk onların kapılarında hizmet eder muhabbetiyle nazarlarına kabûl olunursa, onların feyz ve bereketleriyle masivayı terketmeye, Allah’ın yolunda, istikâmet üzere bulunmaya rahatlıkla muvaffak olur, huzuru Hakka kavuşur” demektedir.
Tasavvuf klasiklerinde, salih ve sadıklarla birlikte bulunmaya, fasık ve dünya ehli ile bir arada bulunmaktan sakınmaya ayrı bir önem verilmiş, tabiâtın ve hâllerin sari olduğu dikkate alınarak; kişinin bu konuda dikkatli olması tavsiye edilmiştir.
İbnû’l-Mübarek: “İyi arkadaş yalnızlıktan, yalnızlık da kötü arkadaştan hayırlıdır. İyilerle dost olan, misk satanla beraber olan gibidir. Onun güzel kokusu diğerine bulaşır. Kötülerle beraber olan da demirci çırağı ile beraber olan gibidir. Onun kiride diğerine yansır” (4) derken bu hususa işaret etmiştir. Aynı şekilde Hazreti Peygamber’in: “Kişi dostunun dini üzeredir. O halde kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin.”(5) “Kişi sevdikleriyle beraberdir.”(6) hadisleri de bu manada yorumlanabilir. “Mü’min mü’minin aynasıdır”(5) ile Hazreti Peygamber’in iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek “Müminler bir binanın tuğlaları gibi birbirini destekler”(8) meâlindeki hadisleri de bu doğrultuda açıklanmıştır.
Bunlar ve benzeri hadislerden de anlaşılacağı üzere, kişi hangi insanlarla beraber olursa yavaş yavaş onların huy ve alışkanlıklarını edinmeye, onlar gibi olmaya başlar. İyi insanlarla dostluk da aynı bunun gibidir. Bir insanın ne kadar kötü alışkanlığı olursa olsun, beraber bulunduğu iyi insanların güzellikleri peyderpey ona da geçecek, zamanla o da güzelliklerle bezenecek, en nihayet Alemlerin Rabbi’nin sevdiği bir kul olacaktır.
“İyi şahıslarla dostluk kuran kimse, kendisi kötü bile olsa iyi olup, sonra onların himmeti ve sohbeti onu hayırlı bir insan haline getirir. Aksine kötülerle dostluk kuran da, kendisi iyi bile olsa bozulur. Çünkü onlarla bir arada bulunan, onların kötülüklerine rıza gösteriyor demektir. Kötülüğe rıza göstermekse, sahibini de kötü hale getirir.
“Arkadaşlık ve sohbetin esası; nefsin adetleriyle sükûnet bulması ve alışkanlıkları ile ülfet etmesidir. Bir kimse hangi topluluğun arasına girerse, onların fiillerini kendi adeti ve itîyadı haline getirir. Çünkü ister hak, ister batıl olsun, bütün irade, arzu, muamele ve ameller esasen onda mevcuttur. Görmüş olduğu bütün muameleler, arzular ve meyiller kendisinde gelişir ve öbür temayüllere hakim ve galip olur. Sohbetin insan tabîatı üzerinde büyük bir tesîri vardır. Adetlerin çetin bir savleti ve saldırısı mevcuttur. O derecede ki, insan sohbetle alîm, papağan talimle natık olur. Riyazât ve eğitimle at, o derece değişir ki hayvani adetleri terkederek insani adetler ve alışkanlıklar edinir.” (9)
“Sohbet ve arkadaşlığın kişinin şahsiyet, ahlak ve karakteri üzerinde derin tesiri vardır. Bir arkadaş diğerinin özelliklerini, ruhi ve manevi bir etkilenme, davranışlarında ona uymakla elde eder. İçtimai bir varlık olan insanın, topluma karışması ve kendine uygun dost ve arkadaş edinmesi tabiidir. Eğer o, fasık, kötü ve şerli birini arkadaş edinirse, bilmeden ve tedricen onun da ahlakı bozulur, sıfatları değişir, onların seviyesine inerek özelliklerini elde eder. Aksine iman, takva ve istikamet sahiplerini dost edinirse, kendiside onların derecelerine yükselir. Nefsini kusurlardan uzaklaştırır. Bu yüzden; “Kişi, dost ve arkadaşlarının ahlâkı ile tanınır.” denmiştir.
Hazreti Peygamber’in Ashabı sohbetle, tabi’in ve tebe-i Tabi’in de bunlara tabi olmak ve onları benimsemekle yüksek derecelere ulaştılar.” (10)
Evet Hazreti Peygamber (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’in ashabı, O’nun sohbet ve nuru ile sahabe oldular. Sahabileri (Radıyallahu Anh) görenler, O nurlu zatı göreni görmekle tabiin oldular. Görülüyor ki; insan sadıklar ile beraber olduğu zaman çok büyük nimetlere kavuşuyor. Enes Bin Malik (Radıyallahu Anh)’den rivayete göre Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem): “Ne mutlu beni görüp, iman edene! Ne mutlu beni göreni görene”(11) buyurmuşlardır.
Hadistende anlaşılacağı üzere Resulûllah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’ı görmek büyük bir nimettir. Çünkü nübüvvet nuru, insanın üzerinde şimşek gibi çakar ve ölünceye kadar tesiri üzerinde bulunur. Bu bereketle insan günahlara düşse de dönüp dolaşıp tevbe eder ve ona layık ümmet olmaya gayret eder. Amel olarak Resulûllah (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem)’ın hayatını en iyi şekilde hayata geçiren insanlar, hiç şüphesiz kendilerine gelen insanlar üzerinde müspet yönde etkili olurlar. Çünkü onlar yüzlerine bakıldığında Allah’ın hatırlandığı insanlardır. Bunun en güzel örneği Allah dostlarını ziyaret edip onların bir bakışıyla hayatı değişen insanlarda görülür.
İmam Münavi (Kuddise Sirrûhu) bu konuda şöyle demiştir: “Hakikâten sûretlere bakmak, insanların nefislerinde, bakılanın ahlakının tohumunu eker. Sevinçli kimsenin sevinci, üzüntülü kimsenin üzüntüsü, bakana sirayet eder. Böylece hayâldeki sûretin sahibinden sevinç veya üzüntü, hayaliyle bakana bulaşmış olur. Bu, sadece insana mahsus bir meziyet değildir. Hayvan ve nebatatın sûretlerinde daha fazla vardır.”
Rağıb el-İsfehani demiştir ki: “Bu hadis, insanın bütün gayreti ile salih insanlarla beraber olmasını ve onların meclisinde bulunmasını tenbih etmektedir. Onların sohbeti ve meclisi kötü insanı iyi yapar.” Hikmet erbabı zatlar, şu hakikâti beyan etmişlerdir: “Kim hayırlı bir insanla beraber olursa onun bereketine ulaşır.” Demek ki; Allah dostlarının meclisinde bulunup yanlarından ayrılmayan kimseler, hüsrana uğramazlar.”(12)       Ehlullah’ın meclisinde bizzat bulunmak, kişiye fayda sağladığı gibi gıyâben şahıslarını ve hâllerini düşünmekde fayda verir. Çünkü bir kişi hayalinde, dimağında ve kalbinde neyi tasavvur ederse, fiillerinde de o tezahür eder.

DİPNOTLAR:
1. Bak, Mektubat, cild:1 187 ve 207 mektub
2. 3. 4. İbnü’l-Mübarek, Kitabû’z-zühd, Beyrut ty. 122; Aynı anlamda ki bir hadis için bkz. Buhari, Zebaih, 31, Büyü, 38; Müslim, Birr, 146; Ebu Davud, Edeb, 16
5. Tirmizi, Zühd, 45
6. Buhari, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165; Tirmizi, Zühd, 50, Dakvat, 98
7. Ebu Davud, Edeb, 49
8. Buhari, Mezalim, 5, Salat, 88; Tirmizi, Birr, 18
9. Hucrivi, Keşfü’l-mahcub, 483-484
10. Abdülkadir İsa, Hakaik ani’t-tasavvuf, Halep 1384/1964, 27-28
11. Taberani, El-Mu’cemu’s-Sagir, 314 No: 844, El-Mu’cemul-Evsat 6/171, No:6106, El-Mu’ce-mu’l-Kebir, 8/8009, 8010, 2/29
12. Münavi, Feyzü’l-Kadir S/507

Tüm cep telefonu fırsatları için tıklayın !

...

3 Comments

  • muhsin diyor ki:

    Rabıta bağ demektir. İki şeyi birbirine bağlamak. Tasavvufta müridin şeyhi hayal etmesi ondaki feyze, nura, nisbete müşteri olmasıdır. Rabıtanın pek çok şekli vardır. En güçlüsü telebbüsü rabıtadır. Bu rabıtada mürid kendisini şeyh farzeder, onun şeklini vüvuduna sokar. Artık kendisi değil şeyh vardır. Ama sofiler rabıtada genellikle şeyhlerini karşılarında yüksek bir tahta oturmuş surette canlandırırlar.
    Gerçekten rabıta için açık bir nas olmadığı gibi peygamber döneminde böyle bir uygulama da yoktu. Zaten ehli tasavvuf da rabıtanın bir ibadet biçimi olmadığını, bir sevgi tezahürü ve manevi ilerlemede bir teknik olduğunu belirtmektedirler. Tevillerle yeni bir ibadet tesis etmek dine bidat koymaktır. Zaten ehli tasavvuf özellikle Nakşibendiler bu konuda çok hassastırlar. Peki rabıta bir ibadet biçimi değilse ve bir sevgi ve maneviyatta gelişme tekniği ise tasavvufta buna niçin ihtiyaç duyulmuştur? Rabıtanın temel işlevi nedir? Öncelikle şunu belirteyim din demek tasavvuf demek değildir. Bir müslüman dinin emir ve yasaklarını yerine getirerek de cennete girebilir. Tasavvufun gayesi cibril hadisinde iman, islam sorularından sonra gelen ihsan sorusuna cevap teşkil etmektedir. Vakıa suresinde de ‘ileri geçenler’ olarak adlandırılan taifeye şumuldur. Ne yazık ki bu surede bu taife ümmeti Muhammedde geçmiş ümmetlere göre daha az olacağı da vurgulanmaktadır. Allah’ın tasavvufun sırrının akıl ve şeriata uymadığını da Kehf suresinde Hz Hızır ve Hz. Musa kıssaları ile bu ümmete ders verdiğini de unutmayalım. Gerçi mürşitler şeriati de her zaman birinci plana aldıklarını şeriatsiz tarikat olmayacağını da vurgulamışlardır. Gelelim sorularımızın cevaplarına. Ben peygambere sahabeler kadar muhabbet duyabilir miyim? Kesinlikle duyamam. Muhabbet görmekle olur. Bir tebessüm, bir bakış muhabbeti gerçekleştirir. Bir nurlu yüz insanı candan vurur. Bir güzel sohbet yüreklere işler. Maalesef bizler bundan mahrumuz. Sahabeler ise bunu yaşıyorlardı. Yani onların her saniyesi o zatla rabıtalı geçiyordu. Hatta hadisi şeriften peygamberimizden ve peygamberlerden sonra ümmetin en hayırlısı olan Hz Ebubekir kazai hacetinde bile Resullahı düşündüğünü ve bundan bizar olarak Resullaha geldiğini onun da bunu doğal karşıladığını anlıyoruz. Sevgi hayal doğurur. İşte rabıta bu hayaldir. Mürşini hayal etmektir. Peki mürşidini hayal etmek ne doğurur? Sevgi doğurur. Mürşid silsilesi ile Hz Resullahın vekilidir. Silsilesi sağlamsa tabii. Her şeyde olduğu gibi bunların da sahteleri olduğunu unutmayalım. Peki gerçek bir mürşidi kamili hayal etmek sofiye ne kazandırır. Fenafişşeyh makamını veririr. Bu uzun yılları alabilir. Ama fanafişşeyhlik de onu fenafillaha götürür. Rabıtasız hiç bir kimse fenafillah olamaz. Üyevsiler bile Allahın rahmeti ile Hz. Hızır Aleyhisselamın veya ahirete teşrif etmiş bir velinin şeyhliğinde fenafillaha ulaşabilmişlerdir. Çünkü şeytanlar nefsin mülhime sınırında beklerler. Oradan yukarıya ancak rabıta nurları ile çıkılabilir. Başka bir yol mümkün değildir. Allah’ta fenaya ve bekaya ulaşmış bir mürşidi rabıata yaptığımız zaman elde etteiğimiz kazanç çok büyüktür. İlim, hikmet ve bilhassa nur mürşitten rabıta yapanın üzerine adeta yağar. Kalp gözü açık olanlar bunu görebilirler. Mürşit sağlam silsilesi ile bunu sadatlardan, Resulullahtan ve Allahtan alır. Yani bir hiyerarşi var. Rabıata olmasa mülhime nefs sıfatına ulaşmış kişi şeytanların oyuncağı olur, delirir. Tövbe etmiş tarikata yeni girmiş kişi rabıtayı bilemez, kıymetini de anlamaz. Zamanı boşa geçirmek olarak telakki eder. Çünkü bir yarar gördüğüne kani olmaz. Ama durum böyle değildir. Biz de bu basamaklardan geçtik. Tasavvuf kitaplarından rabıtanın zikirden daha efdal olduğunu okuyunca taaccüp etmiştik. Hatta karşı geldik. İnanmadık. Ama zamanla kalp gözümüz açılınca işin hakikatine bizzat şahit olduk. Meğer sadatlar doğru söylemiş rabıtasız zikir maksata ulaştırmaz ama zikirsiz rabıta maksada ulaştırırmış. Tasavvufu bir kelime ile tanımlamak gerekirse rabıtadır. Rabıata nefse çok ağır gelir. Nefis rabıtayı ölmekle eş görür. Gerçekte de öyledir. Rabıata ile nefis daha doğrusu emmare,levvema, mulhime nefisler ölür. Nefis mutmainne makamına ancak bir Allah dostunun gölgesi ile yani rabıata ile çıkabilir. Zor, çok zor nefsin rabıtayı kabul etmesi. Ben bile bu yolda pek çok sorunla karşılaşıyorum. Ama ilaç acı da olsa çok yararlı. Bunu anladım. İnşaallah bu yazımız insanların gönüllerinde rabıtaya teşvik olur.Nmazda dünyevi şeyleri hayal edeceğimize kalbimizi şöyle bir rabıtaya bağlarsak ihsan makamına doğru yol alabiliriz. Namazı kılan ben değilim mürşidimdir. O kabeyi şerifede namaz kılıyor. Bakın bakalım namaz ne kadar tatlı olacak. Aksi halde namaz dünyevi şeytani hayallerle geçmektedir. Namazda kalbe nefse sahip çıkmak çok zordur.

  • muhsin diyor ki:

    Şimdi de rabıtanın nasıl yapıldığına, sofinin bu konuda karşılaştığı problemlere ve sıkıntılara biraz değinmek istiyorum.
    Bilin ki, fakir bir kimse ile kimse uğraşmaz. Evini kilitlemese de içeriye hırsız girmez. Hırsızın gözü zenginin evindedir. Zengin evini kırk kilitle muhafaza etse de hırsızlar yine de girecek bir delik bulmaktalar. Bunun gibi rabıta da zenginin evindeki değerli eşyalar gibidir. Şeytanın tüm derdi bu evdeki rabıta nimetini çalmaktır. Rabıta onu adeta çıldırdır. Öyle bir vesvese fırtınası estirir ki, gönül kulağı açık olanlar bile buna çok şaşırırlar.
    İnsanın gönül kulağı açık olsa bile şeytanlar nefis damarıyla da çaktırmadan vesveselerine devam ederler. Hiçbir zaman umutlarını yitirmezler. Çünkü bir insan ömrünün her saniyesi ile Allah’ı zikretse bile fenafişşeyh ve onun tabi neticesi fenafillah (yani veli) olamaz, ama zikre o kadar yüklenmeden rabıta yolu ile bu makamlara ulaşabilir. Bunu ben değil sadatlar, başta Gavsı Hizani olmak üzere tüm sadatlar dile getirmiştir. Şeytanlar bunu bildiği için rabıtada müthiş vesvese verirler.
    Aslında rabıtasını doğru dürüst yapan kişi Allah’ın izni ile vesveseye de düşmez. Şeytanın bizimle uğraşması hep rabıtadaki ihmallerimiz neticesidir. Mübarekler diyor ki, zikrin nuru aysa rabıtanın nuru güneş gibidir.
    Rabıta ile nefis dize gelmektedir. Zulumatları uçup manevi alemdeki şeyhin nefsine benzemeye başlamaktadır. Manevi alemdeki şeyhin nefsi ise en az mutmainne makamındadır. Çünkü velilik bu makamla başlar. Tabii her veli şeyh olamaz. Şeyh kişi ise mutlaka velidir, şeyh olabilmesi için ayrıca sadatlardan ve Hz Rasulluhtan silsile ile icazet alırlar. İşte böyle bir şeyh bulunmaz bir incidir. Rabıtası ile müritleri nura, feyze, nisbete gark ederler. Nasıl güneş baharda ekilen tarlaları, bahçedeki ağaçları sıcaklığı, enerjisi, aydınlığı ile ürün verecek bir biçimde olgunlaştırırsa gerçek bir mürşit de böyledir. Müridün nefsini emmare, levvame, mülhime basamaklarından yukarı doğru çeker, mutmaine basamağına ulaştırıp Allahın dostu kılar. Ama bu işlem sabır ister, hepsinden önemlisi nefis ve şeytanla mücadele ister.
    Şeytanın yardımcısı nefstir. Nefs hiç rabıtayı sevmez. Çünkü nefsin temel arzusu baş olma sevdasıdır. Rabıta bunu kırdığı için insanların büyük çoğunluğu tasavvufa değil ama rabıtaya karşıdırlar.
    Rabıta yaparken nefis ve şeytan şu vesveseleri çok verir. Bak sen şeyhini gözünde canlandıramıyorsun. Kaşı olmadı, gözü böyle değildi, simasını değiştirdin, sakalını dedene benzettin, sen bu rabıtayı yapamayacaksın bırak bari, rabıta zamanı boşa harcamaktır, ne nur ne feyz ne nisbet üzerine geliyor, rabıta yapacağına şu önemli işine bak, rabıta ile şeyh kendisini insanlardan büyük görmekte, rabıta Allah ile arana kul sokmaktır… vb. Bütün bunlar rabıta karşısında kuduran şeytanın ve nefsin hezeyanlarıdır.
    Öncelikle şunu söyleyeyim ki, rabıta için şeyhinizi gözünüzün önünde canlandırmanıza gerek yoktur. Sadece şeyhinizin karşınızda veya yanınızda olduğunu varsayın. Yani siz şeyhin huzurundasınız. Bu yeter de artar bile. Ama muhabbetin aşırılığında istemeseniz bile şeyh gözünüzün önünde canlanır. Tabii insanın her günü aynı olmaz. Bazen muhabbet düşebilir, böyle zamanda onun varlığının karşınızda ve yanınızda olduğunu varsaymanız da rabıtanın nimetlerine ulaşmada yeter. Şeyhin bir kaşı, bir burnu, bir sakalı bile rabıta için yeterlidir. Hatta size ilginç gelecek, değil şeyhin fiziki portresi mekanında olduğunu düşünmeniz bile rabıtadaki nimetleri oluk oluk üzerinize yağdıracaktır. Bunları biz deneyimlerimizle bildiğimiz gibi sadatlar da böyle söylemişlerdir.
    Rabıtanın nimetlerine kavuşmak istiyorsak sadece akşam namazından sonra yapılan suri rabıta ile yetinmemeliyiz. Bu konuda hırslı olmalıyız. Akşam namazından sonraki rabıta derstir. Yapılmazsa olmaz. Adabına uygun olarak yapmaya çalışalım. Çok bereketlidir.
    Bir de manevi rabıta vardır. Buna maiyyet rabıtası da denir. Bu her yaptığımız işte, her an rabıtalı olmaktır. Bu rabıtada şeyhini sakın sureten canlandırmaya çalışma, zira nefis bıkar, sen de yorulursun, terk edersin, bir daha da dönüp manevi rabıtaya bakmazsın. Zorlanırsın. Hem şeyhi sureten canlandırmakla onun senin yanında olduğunu varsayma ile yapılan rabıtaların kazançları arasında o kadar büyük bir fark yoktur. Peygamberimiz s.a.s amellerin az da olsa devamlı olanının daha hayırlı olduğunu söylemiştir. Nefsin de dilini anlamak gerekir. Onun da bazı işlerde hakkı vardır. Manevi rabıtada şeyhi gözünün önünde canlandırmayacaksın ama şeyhin daima senin yanında olduğunu farz edeceksin. Bu nefis için fazla enerjiye mal olmayacağı için sana zamanla bir meleke kazandıracaktır. Tabii nefis sahibini dinlemeyen eşekler gibi bazen bu işten kaçacaktır. Ama sen aklına gelir gelmez manevi rabıtaya devam edeceksin. Bir de göreceksin ki, zamanla bu iş sana meleke olmuş, artık istemesen de manevi rabıtaya geçmektesin. Şunu söyleyeyim ki, manevi rabıtayı alışkanlık haline getiren aynı silahlı bir kişidir. Ona yanlış yapanlar sadatlardan tokat yemeye, güzellik yapanlar da yardım almaya başlarlar. Allah hepimize manevi rabıtayı nasip eylesin. Amin.
    İşte tasavvufta makam kazanmak isteyenler bu manevi rabıtayı ihmal etmemelidir. Hem işini yapıyorsun, hem dinleniyorsun, hem sohbet ediyorsun, hem yürüyorsun, hem yemek yapıyorsun, hem dinleniyorsun… hem de şeyhim benim yanındadır düşüncesi ile zamanın manevi anlamda kazanca dönüşüyor. Tek sorun bunu yaşamına sokup alışkanlık ve meleke haline getirmek. Biraz üzerinde durursan nefsin de buna alışır. Sigara gibi zararlı bir alışkanlığı nasıl bırakmada nefis zorlanıyorsa bu manevi rabıtaya da nefis bir alıştı mı, hele ilerleyen zamanda bir de tadını almaya başladı mı istese de bırakamaz. Çünkü nefis alışkanlıkların tutsağıdır. Bu konuda iradesi zayıftır. Başlangıçta onu ikna ettikten sonra biraz zorlamak gerekir.
    Bu rabıta hayatının içine girdi mi şeytan da sana pek bulaşamaz, yani vesveseye pek düşmezsin. Biz bunu ihmal ettiğimiz için bu konuda çok sıkıntılar yaşadık. Kel olduktan sonra ilaç az fayda eder. Yani bilgisayar virüs kaptı mı temizlemek zaman alıyor, ama koruyucu oldu mu anında müdahale ediyor. Bu manevi rabıta vesveseye düşmekten Allahın izni ile müridi korur. Şeytanlar pek yaklaşamazlar böyle bir kişiye.
    Şeyhin simasını bir vesikalık fotoğraf gibi kalbinin üzerinde taşıma da sadatlarca övülmüş bir manevi rabıta türüdür. Ama bunda da şeyhi zihnen canlandırma yerine simasının suretini orada, yani kalbin üzerinde varsayma düşüncesi hakim olmalıdır. Şeyhi kalbin üzerinde canlandırarak rabıta yapmak suretiyle nefsi bu konuda çok zorlamamak gerekir. Zira manevi rabıtanın bereketi olan her yerde sürekli olmasının nedeni şeyhi zihnen canlandırmama kolaylığındandır. Allah hepimize nasip etsin. Amin.
    Üçüncü önemli rabıta çeşidi telebbüsü rabıtadır. Bu rabıta kendini yok farz edip şeyhi üzerine giydirmektir. Telebbüsü demek zaten elbise demektir. Yani şeyhi bir elbise gibi üzerine giymektir. Bu rabıtayı uyurken yaparsanız şeytandan ve bütün afetlerden emin olusunuz. Yemek yerken yaparsanız yediğiniz yemeğin hafifliğini hissedersiniz. Bütün o yedikleriniz adeta nura dönüşür. Ben yemek yerken şöyle bir düşünceyle bunu alışkanlık haline getirdim. Dedim ki nefsime, öğünde kaç lokma yiyorsun, ne var ki telebbüsü rabıta ile yiyip de her lokmada Allah’a şükür ve hamd kılsan. Beş dakika dişini sık. Sayılı lokmalar var. Nefsim bu konuda halen benimle oyun oynamakta, ama bazen on ikiden vurduğum oluyor, ama bu az oluyor. Zira nefis yemek yerken aynı köpekler gibi davranıyor. Nasıl bir kemiği ağzına alan köpek yanına yaklaşana hırlarsa nefis de telebbüsü rabıtada huysuzlanıyor, onu ihmal etmek istiyor. Allah her birimize yemeklerde telebbüsü rabıtayı nasip etsin. Amin.
    Tabii ibadetleri yaparken özellikle vird ve zikri çekerken hayaline hem kendini şeyhin mekanına atmalısın hem de telebbüsü rabıta yaparak çift rabıtayla malı götüreceksin. Zikir de ayrı bir kazanç olacak.
    Kitaplara baktığınızda sadatlar o kadar çok değişik rabıta türleri anlatmışlar ki… Bunlara ben hayali rabıta diyorum. Mesala şeyhini deniz farz edeceksin kendini de o deryaya karışmış bir damla. Başka bir tanesinde şeyhini çadır olarak düşüneceksin kendini de o çadırın içinde göreceksin. Şeyhini başındaki kavuk olarak hayal edeceksin… Bütün bu rabıta türlerinin ortak paydasında şeyhin vücudu ortadan kalkıyor , yerine başka nesneler konuluyor, bu nesnelerle mürit kendisini ilişkilendirerek nur, feyz ve nisbete gark oluyor. Bu rabıta türleri zor gibi görünse de aslında çok kolaydır, biraz da bereketlidir. Nefsin de az da olsa hoşuna gider. Fantezi gibi. Ara sıra yapmakta fayda vardır. Nefse aynı yemeği verirseniz bıkar ve homurdanır. Biraz değişiklik onun iştahını artırır.
    Mürit günlük hayatında bu rabıtaları arabanın vitesleri gibi kullanmalıdır. Birinden nefsi bıkınca diğerine geçmelidir. Daha doğrusu günlük yaşamın şartlarına göre, kolaylık ve zorluk açısından birini bıraktığında diğerine yönelmelidir. Hayatı, günlük yaşamı baştan sona rabıtalı olmalıdır. Dediğim gibi bu bir incidir katır boncuğu değildir. Rabıtanın kıymetini bilelim.
    Dualarınızla. Allah kusurlarımızı bağışlasın, sadatların da himmetini nasib eylesin. Selamun aleyküm.

  • muhsin diyor ki:

    Geçmişime baktığımda bir zamanlar benim de rabıtayı inkar ettiğimi hatırladım. O zamanlar Seyyid Kutup, Mevdüdi, Ali Şeriati gibi İslam büyüklerinin eserlerini okuyordum. Daha sonra Risale-i Nurları okudum. O zamanlar tasavvuf, hususiyle rabıta beni çok itiyordu. Şeriatın ayaklar altında olduğu bir ortamda bir kenara çekilip şeyhin suretiyle meşgul olma bana çok komik ve acınacak bir durum olarak görünüyordu.
    Ama yıllar geçti. Bazı acayip garaip olaylar oldu. Kendisini ve mekanını daha önce görmediğim bir şeyhi mekanıyla birlikte rüyada çok açık bir şekilde gördüm. Bir yıl kadar sonra da bir tesadüfle o şeyhi ve mekanını tanıdım. Tövbe ve zikir aldım. Rabıta dersleri ise bana zor geldiği için pek önem vermedim. Önceleri istemeye istemeye yapmaya başladım. Hem çok kısa tutuyordum hem de pek sevmiyordum. Ama okuduğum kitaplardan rabıtanın önemini bildiğim için istemeden de olsa yapmaya çalışıyordum.
    Belki nefsimin bir kusuru, ama bazı işlerde çok işime yaradı. Biraz inatçıyımdır. Rabıta da öyle oldu. Sebat ettim. Bunda bir sır vardır, diyordum. Nefsime ağır geldiğine göre şeytan da bu rabıtadan pek hoşlanmıyordur, diye düşünürdüm. Halbuki zikir derslerimi hiç kaçırmıyordum. Her gün yapıyordum. Zikirden müthiş zevk alıyordum. Ama rabıta bana zamanı boşa geçirmek olarak görünüyordu. Vesveseye giriyordum. Rabıtaya çok kısa bir zaman ayırıyordum. Ama onu hiç terk etmedim. Mutlaka her gün kısa da olsa yapmaya çalıştım. Sonra kalp gözümüz sadatların himmetiyle açıldı. Gözlerimizi kapattığımızda nurları müşahade etmeye başladık. Nurlar değişik renktedirler. Kırmızı, sarı, yeşil, siyah ve bu renklerin karışımı değişik tonlar da vardır. Bu nurlar insanın kalp, ruh, sır, hafi, ahfa gibi letaif noktalarında çıkar. Letaifler çalışmaya başladığında neyin nereden çıktığını anlamazsınız bile. Nurlar birbirine girer, akıl almaz bir hızla dönmeye başlarlar. Manzara gerçekten harikadır. Hayranlıkla seyredersiniz. Akıl almaz bir olaydır. Tabii konumuz rabıta. Zikirde bu nurlar sanki insandan neş’et eder gibidir. Yani bildiğimiz de odur. Letaifler çalışır ve nur üretirler. Zikrin feyzi olarak. Ama rabıtada başka türlü olmakta. Gene letaifler çalışır, ama asıl nur, feyz, nisbet yani nur dışında başka şeyler hayal edilen mürşidden sana gelmeye başlar. Bir de nispet kokusu. Bu öyle bir kokudur ki, dünyada böyle bir kokunun eşi benzeri yoktur. Aklınız başınızdan gider. O koku için hayatınızı bile feda edebilirsiniz. Rabıtanızın gücüne göre koku artar veya eksilir ama bazen burnunuzun direğini kırarcasına gelir. Allahım al canımı, yeter bu dünya çöplüğünde bunaldığım, diye düşünürsünüz. Yani bu koku için canınızı vermek istersiniz. Rabıta sırasında mürşitten gelen feyz, nisbet ve nur ise sanki bir nisan yağmurunda güneşin altında serinlemek için ıslanmak gibidir. Yani rabıtanın başı nefse çok ağır gelir ama sonundaki nimetleri çok büyüktür. Biz gerçi sonda değiliz ama gördüklerimiz bile aklımızı almaya kafidir. Bunun sonu nasıl onu hayal edemiyorum. Tabii bunlara takılmak tasavvufta hoş görülmez, şeyh de daima önemli olanın Allah rızası olduğunu bu tür hediyelere aldanmamayı nasihat eder.
    Allahın üzerine yemin ediyorum ki, bu söylediğim nimetleri kafamdan atmadım, hepsi de bize nasip oldu. Ama şunu da itiraf edeyim ki, eğer şeyhi ve mekanını onu tanımadan önce rüyamda görmeseydim ben ne tasavvufa girerdim ne de bir şeyhe rabıta yapardım. Çünkü herkes gibi ben de nefsimi seven bir insanım. Daha önce okuduğum ve etkisi altında kaldığım İslam büyüklerinin adlarını söyledim. Rabıta nefsi şeyhin nefsinde yok etmedir. Buna tabii ki insan fıtri olarak karşı koyar. Ben de senelerce buna karşı koydum. Hem de nasıl. Anlatsam ayrı bir konu olur. Ben de acaip bir şekilde karşı koydum. Hala nefsimde belli bir derecede de var. Ama rabıtanın yararlarını gördükçe bu günden güne azalıyor. Rabıta nefisle savaşmaktır. Emmare, levvame, mülhime nefisleri öldürüp yerine mutmainne nefsi ikame etmedir. Biz daha mutmainne nefse ulaşmadık. Nefsin mülhime sıfatında takılıp kaldık. Dualarınızın bereketi ile inşallah Allah bundan yukarılarını da bize nasip eyler. Ne bileyim.
    Nefsin mülhime sıfatında Allah ezeli düşmanımız şeytanla bizi karşı karşıya getirmektedir. Biliyor musunuz sizi bu sırada sadece telebbüsü rabıta şeytandan kurtarıyor. Onu yakıyor. Sizden uzaklaşmasını sağlıyor. Sureler, ayetler şeytana biraz zarar veriyor, ama onları uzaklaştıramıyor.
    Hz Yusuf’a da görünen burhan Hz. Yakup. Ben buna aynel yakin inanıyorum. Hz. Yusuf rabıta ile kurtuldu. Yoksa az da olsa meylettiği kadından onu hiç bir şey kurtaramazdı. Ama tabii şeriat yine ölçümüz. Çünkü zina insanı manevi terakkiden alıkor. Zaten şeytan zinanın bu özelliğini bildiği için ümmeti Muhammedi bununla esiri etmiş. TABİİ ZİNANIN ÇEŞİTLERİ İLE. Özellikle göz, hayal zinası… Ne var hayalinde canlandırdığın kadınlar kadar da Allah dostlarını canlandırsan…. Bak buna rabıta derler. Rabıta şirktir. İşte bak nefis nasıl şeytanla işbirliğinde.
    Tasavvufta bunların anlatılması yasaktır. Çünkü sırdırlar. Hiç bir kitapta açıkça bu anlattıklarım söylenmez. Çünkü söyleyeni mesuliyet altına sokar. Onda gurura, kibire neden olabileceği gibi insanların da aleyhlerinde dedikodu yapmalarına, ondan çekinmelerine neden olur. Onun için bu tür sohbetleri duyamazsınız. Biz internet sayesinde bu tehlikelerden korunduğumuz için yazdık. Allah bir kusurumuz varsa affetsin.
    Şeyhler şeytanla, nefisle savaşarak o makama seçilmişlerdir. Silsileye Rasullahın onayıyla alınmışlardır. Zincirin halkaları gibidirler. İşte rabıta yapan kişi de böyle bir halkaya girmeye namzettir. Biz daha halkaya giremedik. Onca sırrı aynel yakin gördük, ama halkaya girebilecek olgunluğa erişemedik. Dualarınızla inşallah nasip olur. Amin.
    Rabıtayı akılla mantıkla kabul edemezsiniz. Çünkü akıl nefse bağlıdır. Nefis ise başka bir insanı veli de şeyh de olsa kendisinden üstün olarak kabul etmez. Ama Allahtan yardım isterseniz ve nasuh tövbe ile tövbe edip bir kamil şeyhi size nasip etmesi konusunda dua ederseniz ve bu duanızda ısrarcı olursanız -ki bazı duaların kabulü seneler sonra olur- tarikat nasip olduktan sonra rabıta insana nasip olur. Yoksa bu inci, katır boncuğu değildir. Kolay kolay ele geçmez. Ağla, ağla, ağla…. çok ağla belki o zaman nasip olur. Biz de günahlarımıza çok ağladık da Allah o rüyayı ve tarikatı nasip etti. Yoksa kimse kimsenin sözüyle gerçek manada bir yola girmez. Belki etkilenip girer, ama nefsi şeytanın igvasıyla etkilenip hep şüphe içinde kalır. Tarikattan nasibi o kadar çok olmaz. Şeyhte, tasavvufta kusur görmeye başlar. Layıkıyla şeyhe teslim olamaz. Hz Hızır karşısında nefsi Hz Musa gibi homurdanır durur.
    Allah dostları da seni Rasulullaha götürür. Rüyada değil, uyanık vaziyette. Öldür bakalım rabıtayla nefsini neler olacak neler. Sen Allah için, Allah dostları için nefsini öldürürsen Allah da fazlı ikramıyla seni diriltir. Burası yiğitlik meydanıdır. Şeyh o yiğit kişidir işte. Tabii silsilesi varsa ve sağlamsa. O da nefsini şeyhinde öldürmüş, sonra Rasullahta daha sonra da Allah’ta.
    Sahte şeyhler Türkiyede çok, dikkat edin. Onlar gerçi sizleri yanlış yola götürmezler ama tarikat yolunda onlardan bir nur, feyz, nisbet alamazsınız. Ama çok çok sevap kazanırsınız. Ben o tür şeyhleri rabıta yaptığımda aynı çürük ceviz gibi içlerini boş gördüm. Nur, nisbet, feyzin gramı yoktur. Onlara da hep hayret ediyorum. Tasavvuf hakkında çok şey biliyorlar ama kendilerinin hakiki şeyh olduklarını nasıl anlamıyorlar. Bir de sitelerine girdim ki rabıtanın faziletinden bahsediyorlar. Asıl buna şaşıyorum. Rabıta onlar için zindan olsa gerek. Bütün müritlerini de karanlıkta bırakıyorlar.
    Kolay mı rabıta nimeti. Doğru şeyhi bulmak bir mesele. Bir de nefsi fani kılma. Nefsini şeyhin nefsinde yok etme. Bunlar dağ gibi problemler. Aşana aşk olsun. Bu herkese nasip olan bir nimet değildir. Sohbetimi başka rabıta sitelerine de koyan ve koyacak arkadaşlardan Allah razı olsun. Dualarınızla. Allah rabıta nimetini herkese nasip etsin. Ümmeti Muhammedi şeytanlardan, nefsin şerrinden kurtarsın.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*


*